Astronot
Saat 04:45. Kendimi saniyeler önce astronot kıyafeti satan sitelerin içine düşmüş halde yakaladım. Işıklı çan çiçeği kostümünden, ceketli palyaçoya, samuraydan, lord kostümüne dek hepsi var. “Niye şuraya bir de astronot koymuyorsunuz” diye salondan yatak odasına doğru yürürken söyleniyorum… Evde tanımadığımız insanlarla yaşamıyor olmamız bir harika! Yoksa şimdi üşenme kalk kendini anlat; “Efendim ben biraz tuhafımdır, böyle acil koduyla pat diye ihtiyaç listesi çıkarırım, siz buyurun istirahatinize çekilin filan” o o ooo uzun iş. Yorulmadım ama kendimden. Halbuki çok yorar beni küçük şeyler. Bir sözü on beş defa söylemek, hayır diyorsam ikiletilmek, birisiyle bi’ şey konuşurken bölünmek, ahtapot kollu garsonlarca çevrelenmek… yorar bunlar beni. Ama işte insan kendine yorulmuyor, ne isterse ne zaman isterse yapası tutuyor. Belki de biz aslında o hep içimizdeki çocuk diye geçiştirdiğimiz şeyin bedenini sürüklemekle görevli birer karbon üniteyiz. Kendimizden yanayız, kendimizin amigosuyuz hep. Ve bu çılgın amigoyu her koşulda hürmetle ağırlarken ‘bir başkası’ daha az zahmet verse de yük gibi görebiliyoruz. Onu çok büyük mutlulukla çıktığımız hatta çıkarken kuzu kulağı ve kekik topladığımız bir dağda bırakıp inmek istiyoruz. Yok artık! Bi’ tek ben mi böyle 'kötü’ şeyler düşünüyorum. Yapıyoruz demiyorum, tamam yapmıyoruz da, bir anlık bile olsa aklımızdan geçiyordur işte. Bilemiyorum, belki de siz haklısınızdır. Kabul edişlerimizdir bir aradalığın yapıştırıcısı. Ben kabul edemiyorum, içimde yaylılar çalıyor ruhuma yük bindiğinde, tenimde kabarcıklar çıkıyor, ateşim yükseliyor sonra bi’ bakmışım almışım bu karbon üniteyi getirmişim evime. Ben miyim getiren? Birden hooop astronot kıyafeti arayasım tutuyor işte. Bulduğumda giyemem, giysem gösteremem. Sizde diyorum, fazla akıl fikir varsa ya da neyse boş verin, istenmez böyle şeyler…
Bir hikaye başlatmak istiyorsan nereden başlamalısın? Dünyanın en zor sorusu. Çoğu insanın hayatımı yazsam roman olur deyip tıkandığı nokta. Başlangıç için elbette bir çok kural vardır. Ama ortak payda her zaman dikkat çekici olmasından yanadır. Çoğu yazar bu şekilde düşünür. En başta dikkati üzerine çekmek yazarı rahatlatır haliyle. Bunu yapmayacağım. Çünkü ucuz bir taktik…
Sizi şu an çocukluğuma, hayatımın önemli herhangi bir noktasına, ilk aşk hikayeme götürebilirim. Mesela ilk örnekten yola çıkarsam; hayatımda ilk hatırladığım şey, beş yaşında babamın retro tape kulaklığından şarkı dinleyip, onlara eşlik etmemi anlatabilirim. Ya da matematik yarışmasındaki birinciliğim… Ya da masmavi gözler… Ya da gerçek anlamda bir yazar olup, hikayenin en dikkat çekici kısmından başlayabilirim. Ama dedim ya yapmayacağım.
Birazdan anlatmaya başlayınca hayal etmeye çalışacağınız, bu koca garajın asma katındaki yatakta uyuyan adam benim. Muhtemelen dün gece alkolü yine fazla kaçırdım. Hiç tanımadığım bir kadınla eğlendim. Sonra sıkıldım ve evime döndüm. Yatağıma oturup bir süre öylece hayatımı sorguladıktan sonra sızdım ve bir kaç dakika sonra soğuk bir Detroit sabahına büyük bir baş ağrısı ile uyanacağım. Bir süre bok gibi hissedip ayılınca bir sigara yakacağım. Perdeleri açmadan, karanlıkta öylece… Dumanım karanlığa karışacak ve bir sonrakini içime çekerken karanlıkta tek görebileceğim şey kırmızı bir nokta olacak. Ve ben, o kırmızı noktanın gelecekteki dünyama ne kadar benzediğinden habersiz öylece güne başlayacağım…
Uyandım…
Childhood
İlk kez Türkiye'ye geldiğimde 96 yazıydı. Her şey farklı ve çok keyifli gelmişti. Ankara'nın şu anki en lüks semtini o zaman hiç kimse bilmezdi. Buralar hep dutluktu kıvamında…
Abim ile hokey sopalarımızı alır, patenlerimizi giyer, sokağa inerdik. Mahallede bu iki mantar kafalı çocuğun ne yaptığına pek anlam veremeyen diğer çocuklar, yavaş yavaş ayaklarıyla oyuna dahil olurdu. Böyle kaynaşmaya başladık.
Yan apartmanda oturan dedem, getirdiğimiz m&m şekerlerini küçük kuzenimin gözü önünde bahçeye atıp, ona; “bak, yarın bir gün biz ölürüz. Bu şekerlerin ağacı olur, büyür, toplar toplar yersin” derdi.
Bir kaç hafta sonra abimle tüm mahalleye baseball oynamasını öğrettik. Bir Amerikalı baseball coach'unun hediye ettiği sopamızı kaldırmaka bile güçlük çekerdik oysa ki…
Sonra bize mahallenin takımında oynamak ister miyiz diye sordular. Futbol bu, durur muyuz? Yapıştırdık kramponları… Abimle beraber oynamaya o kadar alışmıştık ki… Mahallenin yeni yabancı transferleri olmuştuk. Liverpool formalarımızı giyer estirirdik. Tabi etrafımızı dört bir yandan kuşatmış gecekondu mahallesi çocukları bize bir Messi, bir Ronaldo vari futbol resitali sunardı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ben. Takım ne zaman sıkışsa, fark yese, abimin bir komutu ile kaleye geçer ve ortalama 10'da devre 20'de biten bir maçta maksimum 2 gol yeyip günü kurtarırdım. Tüm güzelim eşofmanlarımın dizlerini parçalamaktan hemen hemen her gün annemden fırça yerdim. Ama önemi yoktu. O günler mahalle maçlarının bir onur mücadelesi olduğu, arkadaşların kardeş gibi olduğu günlerdi. Güzeldi be doksanlar…
Gündüzleri evde Nintendo oynayarak ya da bir kaç çoraptan yaptığımız top ile tepinerek geçirirdik. Abim nereden geldiğini anlamadığım Fransız hayranlığından dolayı Fransa'yı, ben ise Brezilya'yı temsil ederdim. Top oynamaktan çok, annemin Hollanda'dan aldığı özel biblo takımlarını kırar yapıştırırdık. Endüstriyel tasarımda zirve yapmıştık.
Zaman ilerledikçe abim sitenin kızlarının göz bebeği olmaya başladı. Kızlar onu saatlerce bekler, abim onları balkondan bir Cumhurbaşkanı edasıyla selamlardı. Ben ise fiyakalı kaykayımı “bir tur versene” cilerle paylaşırdım.
O yaz Mustafa Sandal'ın arabası listeleri alt üst ederken ben kendi kendime Türkçe okuma-yazma öğreniyordum. O sarı Ferrari'de ne arabaydı ama…
Sonra okullar başladı. İlk kez okul üniforması diye bir şey giyiyordum. Beni bir alt sınıftan başlatmak isteyen okul müdürüne, ilk sınavımda 5 pekiyi alarak cevabımı vermiştim. Teneffüslerde okulun en yaramaz çocuğuydum. Ama derslere gelince uslu ve çalışkan olurdum. Beni şikayet eden çocuklara, öğretmen “o yapmaz” dedirtecek kadar pijtim. Kısa sürede okul birincisi oldum, koroya seçildim, flütle Memoli çalmayı öğrendim, resim yarışmalarında dereceler aldım. İlk kez orada alkışlanmıştım. Tek başıma, koca okulun önünde. O kadar utanmıştım ki. Koşup gitmek istemiştim. Bu arada Fatih Terim'li Galatasaray esip gürlüyordu. Futbolcu kartları çıkmıştı ve ortaklık, ütülmek gibi yeni kelimeler öğreniyordum.
Sonra ilkokul bitti. Tam anadolu lisesi sınavına girecekken, sınav kaldırıldı. Bu arada Ricky Martin Aley Aley Aley çekiyordu…
Orta okula geldiğimde kendimi memur gibi ceket giyerken buldum. Aynen devam ediyordum. Okul takımının yıldızı, derslerin örnek öğrencisi, teneffüslerin piji… İngiltere'den gelen İngilizce öğretmeni ile dalga geçerdim. Ben Amerikalıydım dostum “R"leri yutamazsın! Bu arada kames 9 kat top, Deliyürek boncuklu silahları, Küçük İbo ve Pokemon çıkmıştı. Kitleler Deliyürek-Memoli çatışmasında, Ash Ketchum'ın maceralarında savrulurken, ben de orta sona geçmiştim. Sokakta çevirdiğiniz her 10 kişiden biri size Deliyürek kanunlarını sayabilirdi. Zor zamanlardı…
Babamın iflas etmesi yüzünden 8. sınıfta okul değiştirdim. Piyasanın en pij öğrencilerinin yıllardır okuduğu okulda tek yeni öğrenci bendim. Sınıfta kimse hocaları sallamıyor, kızlar-erkekler, hatta futbolda bile herkes altyapılarda oynadığı için biraz sönük kalıyordum. Bu durumdan sıkılan ben, hayatımda ilk kez saçımı jöleliyordum. Birden Amerikan gençlik filmlerinde değişen çocuklar gibi popülerleşmeye başladım. Artık pijliğin doruğundaydım. Derslerin önemi yoktu. Takımda yıldızlaşıyordum. Hatta okulun en güzel, kimseyle çıkmamış kızı Esra, gelip bana çıkma teklifi etmişti. Bende kabul ettim haliyle. Ne kızdı ama… O sene bırak "1"i, karnesinde "4” bile görmeyen ben, 3 tane zayıf not getirmiştim. Bir tükenmez kalemle bu üç “1"i, "4” yaparak günü kurtarmıştım. 2. dönem düzelttim tabi ki. Hiç ders çalışmadığım senede, anadolu lisesi sınavında okul birincisinden daha çok puan alarak herkesi şaşırtmıştım. Bu sırada Galatasaray UEFA kupasını kaldırmış (Popescuuuu), gerizekalı bir çocuğun yüzünden Pokemon yasaklanmış ve 90'lar bitmişti…
O günlerin bir kokusu, tadı, heyecanı, duygusu vardı. Bugün ki tablet çocukların aksine yaşıyorduk ve yaşadık…
Bir gün koca bir sinema salonunda; ekranda adım yazarken, Alexander Ebert - Truth çalarken ve cast akarken, bu iki küçük çocuğu koşarken izlemeniz dileğiyle…
siska - Unconditional Rebel
Taken from siska EP: https://itunes.apple.com/album/siska-ep/id959071733 The shortest shooting ever! https://www.facebook.com/siskasoundofficial https://twit…
Tüm bu sessizlikte yankılanan melodiler ve Keops'un içerisinde dans eden uzay maymunu…
..
Her insan ayrı bir dünyadır. Ne yazık ki insanoğlu bu dünyaları keşfetmek yerine farklı bir gezegeni keşfetmeyi daha heyecanlı buluyor.
Senfonik
İçimde binlerce duygu var. Her duyguyu sahiplenen ayrı karakterler. bunu nasıl tarif edebilirim ki? Nasıl anlatabilirim?
Kimi hayal kırıklığına uğramış, kimi kızgın, kimi hayattan intikam almak istiyor. Kimi başarmış. Kimi mutlu. Kimi üzgün. Kimi kayboluş, kimi özgür. Kimi hapsedilmiş, esir düşmüş bilmediği topraklara. Kimi savaşıyor. Kimi yalnız kalabalığın ortasında. Kimi yüzünü bile hatırlamadığı bir kadının portresini karalıyor tozlu bir tuvale. Kimi enstrümansız bir şarkı mırıldanıyor. Kimi hayal dünyasında geziyor, kimi oldukça realist, yani acımasız. Kimi zavallı onurlu bir adam. Kimi piç, yalan dünyanın tüm zaferlerini tatmış. Kimi gururlu hiç konuşmuyor. Kim çok konuşup hiçbir şey söylemiyor. Kimi aşık. Kimi boş. Kimi koca sistemde bir köle, kimi hiç kimsenin diyarında bir kral. Kimi hiç, kimiyse her şey…
Seç beğen al! Şu an hangisiyim inan bilmiyorum. Keops'un içerisinde bir firavunmuşcasına oturmuş muhteşem Tharsis manzarasını izliyorum. Koca bir hiçin kralıyım. Yeni bir dünyanın Ademiyim. Soyumun ilk ve sonuyum. Hiçbir şeye ait değilim. Yeşilden ve maviden oldukça uzak, kırmızı içerisinde kaybolmuşum. Sonuçta New York Times'a göre tarihin en meraklı insanıyım! Ne motto ama. Evet, hiç kimse bir köy yaşamı için bu kadar meraklı olmamıştı haliyle. Ama bana kalsa “uzay maymunu” başlığı çok daha fazla ilgi çekerdi. Güzel, sade, realist ve esprili… Hadi ama ben de reklamcıydım.
Sessizlik… Derin bir vuu sesi dışında sessizlik. Peki içimde çalan yaylıları duyabiliyor musun? İşte bu benim orkestram. Tüm o zıt karakterlerin bir araya gelerek çıkardığı muhteşem sesler topluluğu… İki parmağımla yönettiğim koca bir hayat. Koca bir yeni dünya. Smokinsiz, çıplak ve hiç kimse için çalıyor. Tüm yaşanmışlıklar, ayak bastığım topraklar, anılar, kokular, unutulanlar hatta hiç tanınmayanlar için…
Ve sen de bir gün o şarkıyı dinleyeceksin… Burası çok güzel değil mi ama? Bak dinle.
Güzel bir pazar akşamı kendime stokladığım özel İskoç viskimden yudumluyorum. Bugün bunu hak ettim.
Dev ütopya çadırımız neredeyse hazır ve bu bir zafer sayılır. Yeni bir zafer! Kısa süre içerisinde bir çok zafer kazandım ve beni ayakta tutan, tatmin eden şey de bu sanırım. Ama daha bitmeyi bırak başlamadım bile. Bu gezegeni keşfetme turu için sabırsızlanıyorum.
Şimdilik her şey yolunda. Bugünü ağırlıklı olarak kendime ayırdım. Çadırı kurmak için ufak bir çalışmadan sonra müzik arşivimden bolca şarkı dinledim. Pskolojik travmalardan uzak durmak için NASA programına uyup yaklaşık 3 saat spor yaptım. Hamilton'ın söylediği gibi “Beta endorfinler en iyi uyuşturucudur”. Buraya ayak bastıktan sonra ilk defa aynada kendi yansımama baktım. Güzel bir traş oldum. Uzun bir banyo seansından sonra şunu fark ettim; “Burada 15 rem radyasyona maruz kalacak birisi için hala yakışıklı sayılırım aslında”.
Tüm bunların dışında onunla ya da dünyayla ilgili bir çok rüya görüyorum. Bazen hangisinin gerçek hangisinin rüya olduğundan pek emin olamıyorum. Bazense, hala Bob'un lanet olası simülasyonlarından bir tanesinin içindeymişim gibi hissediyorum. Bob, eğer favorimi merak ediyorsan söylüyorum; “Wright Vadisi Programı” tabi ki. Karanlık bir güney kışı boyunca ağzımıza etmen gerçekten çok hoştu.
Her neyse, güzel bir dinlenmenin ardından yarın uzun ve yorucu bir gün olacak. Şu an Keops'un içerisinde viskimin dibini yudumlarken tek düşünebildiğim şey bu. İçeride NASA'nın programladığı sahte sıcaklık ve mevsim renkleri simülasyonu hiç fena değil. Baltimore yazları misali. Bir tek ateş böcekleri eksik. Artık uyumalıyım sanırım… İyi geceler dünya… İyi geceler Mystery…
Noah Gundersen - Family
Artist: Noah Gundersen Album: Family Title: Family released: 06 August 2011
Günlük
Dijital ekran ne kadar hatırlatsa da kaçıncı gün olduğunu artık gerçekten umursamıyorum…
Şu an kendi sesimi duyunca şaşırıyorum. Sanırım bugün bu aptal kayıt cihazı yüzünden ilk defa konuşuyorum. Mike ile aramız bozuk. Onu kırdım, gerçekten kırdım biliyorum. Ama yalnızlığa bir an önce alışmalıyım. Çünkü burası dünya gibi değil. Daha evrimleşme sürecimin başındayım ve hala insan sayılırım. Nasa bakış açısıyla düşünürsem; “Marsın ıssızlığında insan varlığı kaydedeğer bir şey” tadında pozitif bir varsayıma ulaşabilirim. Haha, Bob muhtemelen bir sosisliyi daha midesine gömerken böyle demiştir… Şu an gün batımı yabancı bir gezegende olduğumu belli ediyor. Işığın eğimi ve kızıllığı çok yanlış. Bir o kadar da güzel…
Bugün nihayet 4 saydam plastik katmanlı dev ütopya çadırımızı kurmaya başladık. Bu sayede en dıştaki pizoelektrik katmanla rüzgardan elektrik üretebileceğiz. Bu adım benim için küçük insanlık için büyük bir adım! Teşekkürler Armstrong. Sonraki 2 kat ile bir havajel yalıtım katmanı oluşturuyor olacağız. İçteki katmanı da bir radyasyon tutma zarı olarak kullanacağız. Tüm bu işlemler bittiğinde sıra içeride hava dengesini sağlamaya gelecek. Yani artık kaskım ve elmas örgülü EVA kıyafetim olmadan çalışabileceğim. Bu da bana epeyce zaman kazandıracak. Kısa vadeli günü kurtarma planım bu şekilde. Çok fazla düşünmüyorum. Düşünmemek için çalışıyorum genelde. Artık daha rahat uyuyabiliyorum. Kalker kabuğun üzerinde çıtırtılar çıkararak yürümeye, uğultu sesine, kıyafetin içine geçen tozlara ve kızıla alıştım…
Şu an gökyüzü sarı sirrus bulutlarıyla bezeli koyu bir menekşe renginde ve sen bunu göremiyorsun. Mutluluktan dolan gözlerim, diken diken olan tüylerim ve ben. Yalnızca ben…
Dünya muhtemelen yazın son günlerinin tadını çıkarıyordur. Michigan gölünde ki havai fişeklere, Nashville'e, anneme, tüm bilmediğim şarkılara, yeşile, maviye ve içinde kaybolmalık koca gamzelerine selamlar… İyi geceler dünya, iyi geceler Mystery…
Nasa
H: Peki sana neden şans vermeliyim? Sence nasıl birisini arıyoruz?
N: Bir çok şey öğrenmiş kadar yaşlı, ama işin fiziksel sıkıntılarını kaldırabilecek kadar genç. Çok iyi olmaya yetecek kadar gergin, ama sosyalleşebilecek kadar rahat. Yeryüzünü sonsuza dek terketmeyi isteyecek kadar deli, ama bu temel deliliği gizleyecek, daha doğrusu onu saf akılcılık, bilimsel merak ya da benzeri bir şey olarak savunacak kadar aklı başında birisi… İkili sınırlamalar sonsuzu!
Yani kısaca “tarihin en meraklı insanı”!
Tabi elbette bundan daha da fazlası; Bir şekilde yabancılaşmış olmalı, tanıdığı herkesi sonsuza dek geride bırakmaya üzülmeyecek kadar yabancılaşmış birisi…
Tıbbi beceriler, bilgisayar becerileri, robotlar, sistem tasarımı, mimari, jeoloji, biyosfer tasarımı, genetik, mühendislik, biyoloji… Daha bunları saymıyorum bile…
Ama gerçekten ne istediğinizi biliyor musunuz? İstediğiniz şey, yeni bir Armstrong yaratmak mı? Eminim başvurularınız arasında bu tatta epeyce insan vardır. Ama çok sıradan değil mi? Gözüm istemeden duvarınızda yazan “Per aspera ad astra” yazısına takılıyor. Bu sizin için ne ifade ediyor?
H: Sanırım gitmeni istemek zorundayım. Sana herhangi bir açıklama yapmak zorunda değilim… Burası gerçek. Hayata daha realist bakmalısın. Üzgünüm, Dünya'yı değiştiremezsin evlat…
N: Belki… Ama Mars'ı değiştirebilirim ve bu dünyanızı etkileyebilir…
Nashville
Packed up my piano and a suitcase full of clothes
And I went looking for a better place to hide
Ride across the border in a broken down sedan
With a bottle and a rifle on my mind
On and on and on and on the miles stretch for hours
The radio keeps spitting out the tunes
Every other song is just another tired rhythm
Another tired lover’s tune
It’s a long, long way back to Nashville
Where I come from, where I been
It’s a long, long way back to Nashville
But I promise I will see you again
Through the ice and fog this morning the sun is coming up
I’m standing on the shores of the hudson bay
Over glass fired violet, silence, silence
Calling up the day
And every man is an island, an island
In his own special way
There’s a white ghost out on the water, the water
With one good song and nothing else to say
It’s a long, long way back to Nashville
Where I come from, where I been
It’s a long, long way back to Nashville
But I promise I will see you again
In heaven
And the story keeps going on…
..
Bir öz var ya hani içinde, seni sen yapan.
Bir ayna var ya hani seni ben yapan.
Bir kalp var ya hani seni her şey yapan.
Bir duygu var ya hani beni hiç yapan.
İşte hepsi çok güzeldi…
.
Şu an yepyeni bir gün doğuyor ve ben dolmuş gözlerle gülümseyip bunu izliyorum. Hayatla başbaşayım. Her şey ne kadar güzel. Bunu farkedebilmek için kötü mü olmak gerekiyor? Küçücük bir derebeyliğim, içimde binlerce krallık var sanki. Bir yanımda hayat ordusu, diğer yanım hayal, çarpışıyorlar her zamanki gibi. Bir yandan ailem katılıyor koca bir orduyla, bir yanda geçmişim, sevdiklerim… Bir yandan sen, kızgınlığımla savaşıyor… Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Sadece gülümsüyorum gözlerim yaşarana kadar, tüylerim diken diken. Bir kaç kuş şarkı söylüyor, güneşi çağrıyor sanki. Kafamda dönen anın soundtrack'i. Başka da ses yok. Şehrin kalabalık senfonisinden çok uzaktayım. Hissediyorum…












